Konusu:

“Yapay zekanın yaşamınızdaki yeri nedir, ne olmalıdır?”

 Yazar Rumuzu: mahur1799

 Eser Sıra Numarası: 12022026eser02



Yeni Bir Şafağın Eşiğinde: İnsan, Makine ve Yarın

​“Ben sana mecburum” derken Attilâ İlhan, belki de farkında olmadan insanın varoluşsal bağımlılıklarına ve kaçınılmaz bağlarına dikkat çekiyordu. Bugün ise insanlık, başka bir mecburiyetin, başka bir eşiğin tam ortasında duruyor: Yapay Zekâ. Silikon vadilerinden doğan bu yeni akıl, sadece işlemci hızları ile ölçülen bir teknolojik sıçrama değil; toplumsal genetiğimizi, emeğimizi ve en nihayetinde “insan olma” tanımımızı yeniden inşa eden sessiz bir devrimdir. Bu devasa gücün yaşamımızdaki yerini sorgulamak, aslında kendi geleceğimizi hangi kelimelerle yazacağımıza karar vermektir.

Yapay zekâ bugün yaşamımızda, karanlıkta yol gösteren ama bazen yolun kendisini unutturan gizli bir orkestra şefi gibi deviniyor. Cebimizdeki cihazlardan tıp dünyasındaki en hassas teşhis yöntemlerine kadar her alanda bu yeni aklın parmak izlerini görüyoruz; ancak bu yaygınlık beraberinde sessiz bir ikilemi de getiriyor. Günlük hayatın içinde, bir arama motorunun neyi merak edeceğimizi önceden tahmin etmesinde, bir alışveriş sitesinin bize “tam da ihtiyacın olan” diye seslenmesinde ya da sosyal medya akışlarının düşüncelerimizi biz fark etmeden aynı yöne doğru eğmesinde bu durumu seziyoruz. Bir süre sonra tercih ettiğimizi sandığımız şeylerin aslında seçilmiş seçenekler olduğunu fark etmek, insanın kendi iradesine dair kuşkular uyandırıyor. Navigasyon uygulamalarının önerdiği en hızlı yol, bizi sadece mekânsal olarak değil zihinsel olarak da aynı güzergâhlara mahkûm ederken, otomatik düzeltmeler ve hazır cümleler düşüncenin pürüzlerini törpülüyor. Zor bir anda bir dostun sesini aramak yerine bir uygulamanın sakinleştirici bildirimlerine yaslanmak, insanın tutunacak elinin yerini de değiştiriyor. Şu anki tabloda yapay zekâ, insan zihninin bir uzantısı, bir tür dijital protez gibi işlev görse de, tehlike bu protezin zamanla düşünmenin, yanılmanın ve tereddüt etmenin yerini alması ihtimalinde yatıyor; eğer kararlarımız bizim yerimize verilir, tesadüflerin büyüsü ve hata yapmanın onuru elimizden alınırsa, biz hâlâ o bildiğimiz “insan” olarak kalabilecek miyiz?

 

​Bu sorunun yanıtı, her şeyden önce üretim ilişkileri ve emeğin dönüşümünde saklıdır. Sanayi Devrimi kas gücünü ikame etmişti; yapay zekâ ise bilişsel gücü, yani insanı insan kılan düşünme yetisini ikame etme iddiasında. Ancak bu dönüşümün bizim topraklarımızda yansıması, çoğu zaman ironik bir sıcaklık barındırır. Anadolu’nun herhangi bir kahvehanesinde, elinde yapay zekâ destekli bir cihazla oturan bir gencin, yan masadaki "güngörmüş amca" ile girdiği diyaloğu hayal edelim. Amca, "Evladım, bu makine benim yerime düşünecekse benim aklım nerede emekli olacak?" diye sorduğunda, aslında en rafine teknoloji felsefecisinin bile sormaya çekindiği o can alıcı soruyu sormaktadır. Bizim insanımız, teknolojiyi sadece teknik bir veri olarak değil, bir "muhabbet" ve "hizmet" nesnesi olarak görür. Eğer yapay zekâ, o kahvehanedeki samimiyet ve insanı insan yapan o naif "hal hatır sorma" estetiğini mekanik bir işleme indirgerse, toplumsal dokumuzda telafisi güç yaralar açacaktır. Fabrikalarda robotların, ofislerde algoritmaların hüküm sürdüğü bir gelecek senaryosunda, insanın kapladığı alan giderek daralıyor. Oysa yapay zekânın yaşamımızdaki yeri, insanı özgürleştiren bir kaldıraç olmalıdır. Makineleşmek değil, makine sayesinde daha fazla insanlaşma, işte asıl devrim budur!


​Sanatın o uçsuz bucaksız sahasına girdiğimizde ise mesele daha da çetrefilli bir hâl alıyor. Bir şairin dizelerindeki o gizli sızıyı, bir ressamın fırça darbesindeki öfkeyi veya bir bestecinin sessizliğindeki çığlığı bir algoritma taklit edebilir mi? Bugün yapay zekâ, milyonlarca dizeyi saniyeler içinde tarayıp kusursuz bir "İlhan tarzı" şiir üretebiliyor. Ancak o şiirde ne kaptanların onurlu yalnızlığı vardır ne de yağmurlu bir İstanbul akşamının o çok katmanlı melankolisi. Yapay zekâ, yaşamımızda mükemmel bir yaratıcılık asistanı olabilir; teknik kusurları gideren, olasılıkları hesaplayan bir yardımcı oyuncu... Fakat asla o başrol koltuğuna, yani "yaratıcı" makamına oturmamalıdır. Çünkü sanat, insanın yaşanmışlığından, acısından ve çelişkilerinden süzülen bir cevherdir. Eğer biz şiiri algoritmaya, resmi piksellerin rastlantısallığına ve ruhu matematiğe teslim edersek insanlığın ortak hafızasını kurutmuş, geleceğimizi ise ruhsuz bir aynaya hapsetmiş oluruz.

​Geleceğe doğru yürürken, yapay zekânın yaşamımızdaki konumu bir efendi değil, etik bir dengeleyici olarak kurgulanmalıdır. Teknolojinin hızı, ne yazık ki ahlâkın ve hukukun hızından çok daha fazladır. Bu uçurum, yapay zekânın şeffaflık, hesap verebilirlik ve adalet gibi kavramlarla evcilleştirilmesini zorunlu kılıyor. Algoritmaların kara kutulara dönüşmesine izin vermeden, karar mekanizmalarını insan onurunu koruyan yasalarla çevrelemeliyiz. Bu noktada eğitim sistemimizin de kabuk değiştirmesi şarttır. Makinenin zaten sahip olduğu bilgiyi ezberlemek yerine; eleştirel düşünme, empati kurma ve etik muhakeme yapabilme gibi "insana özgü" kaleleri tahkim etmeliyiz. Aynı zamanda yapay zekâyı, dünyayı daha fazla tüketmek için değil; iklim krizi gibi küresel felaketleri durdurmak, ekolojik dengeyi yeniden tesis etmek ve yeryüzündeki kaynakları adilce bölüştürmek için bir pusula olarak kullanmalıyız.

​İşte tam da burada, Attilâ İlhan’ın o meşhur "kaptan" imgesi imdadımıza yetişir. Bugün insanlık, verinin ve kodların oluşturduğu devasa, fırtınalı bir dijital denizde yol alıyor. Yapay zekâ, bu geminin motoru, radarı veya yelkeni olabilir; ancak geminin rotasını çizen, fırtınada tayfasını koruyan ve limana olan inancını asla yitirmeyen "Kaptan", daima insan aklı ve vicdanı kalmalıdır. Eğer kaptan köşküne bir algoritmayı oturtursak gemi belki en kısa yoldan gider ama neden gittiğini, hangi limanın özlemini çektiğini asla bilemez. Pusulası vicdan olmayan bir gemi, dijital bir hiçliğin ortasında sürüklenmeye mahkûmdur. İlhan’ın "Aydınlar Savaşı"nda vurguladığı o dik duruş, bugün bu dijital okyanusta sergilenmelidir. Her yeni gelişme kendi aydınını ve kendi sorunsalını doğurur. Yapay zekâ, insanlığın şimdiye kadar yazdığı en karmaşık, en iddialı ve belki de en tehlikeli şiirdir. Bu şiirin vezni bozuk, kafiyesi eksik olmasın istiyorsak, kalemi makinenin eline tamamen bırakmamalıyız.


​Sonuç olarak; yapay zekânın yaşamımızdaki yeri zekâmızı çoğaltan, imkânlarımızı ufkun ötesine taşıyan ama asla vicdanımızın ve sezgilerimizin önüne geçmeyen bir yer olmalıdır. Makineleşmekten korkmadan ama makinenin metalik soğukluğuna da ruhumuzu teslim etmeden, bu topraklara özgü bir bilgece tavırla; "bir ağaç gibi hür ve bir orman gibi kardeşçe" yaşamanın teknolojik yolunu bulmalıyız. Unutmamalıyız ki, en gelişmiş algoritma bile bir çocuğun gözündeki ışıltıyı, bir dostun elini sıkarken duyulan o güveni veya bir insanın diğeri için feda edebileceği o yüce duyguyu formüle edemez. Teknoloji ne kadar devleşirse devleşsin, hayatın kalbi hâlâ o sarsılmaz hakikatle atmaktadır: İnsan olan, sadece insandır ve dünya ancak insan sevgisiyle dönmeye devam edecektir.


önceki eser / sonraki eser