Konusu:
“Yapay zekanın yaşamınızdaki yeri nedir, ne olmalıdır?”
Yazar Rumuzu: kayıpsan1155
Eser Sıra Numarası: 20022026eser01
KUSURSUZ CÜMLELERDEKİ KAYIP İNSAN
Yapay zekâ yalnızca birkaç yıl önce hayatımıza girdi ancak devrim yaratacak kadar büyük bir değişime yol açtı. Rutinlerimiz değişti. Sabah kalkıp hava durumuna bakmak yerine telefonumuzu açıp yapay dostumuza sorular sormaya başladık: “Bugün hava nasıl? Hangi renk giyinmeliyim? Takı takmalı mıyım?” Bu ardı kesilmeyen sorular çok değil, yalnızca birkaç ay önce başladı. Yapay zekâ o kadar hızlı ve işlevsel bir şekilde gelişti ki halkın dilinden düşmeyen bir konu hâline geldi. Artık sadece yüzlerce kaynağı tarayıp tek bir metin hâline getirebilen bir yazılım değil, insanların vazgeçilmez bir yoldaşı olmuştu. Hiç şüphe yoktu ki öğrencilerin de en gözdesiydi. Artık sayfa sayfa metin yazmaya gerek kalmamıştı. 2-3 cümle yazıp güzel bir açıklama yapınca saniyeler içerisinde bir metin çıkarıyordu karşımıza ama bu metnin ne ruhu ne de bir hikâyesi vardı.
Bir resim çiz deyince hemen çiziveriyordu. 10 slaytlık bir sunum hazırla deyince sadece konusunu yazmamız yeterli oluyordu. Kimi zaman sohbet ettiğimiz bir arkadaş, kimi zaman dertleştiğimiz bir komşu gibi olmuştu. Bir şiir yaz deyince düşünmeden dizeleri döküyordu ekrana. Bir şiir bu kadar kolay yazılabilir miydi? Onu şiir yapan yazım süreci, üzerine yapılan derin düşünme, duygular ve hayal gücü değil miydi? Peki bütün bunlar sadece 1-2 saniye miydi?
Şairler, ressamlar, müzisyenler, yazarlar ve daha niceleri kaybolmaya yüz tuttu. Kelimeler bir hapishane oldu yazarlara. İmgeler yok etti şairleri. Notalar sürükledi müzisyenleri bilinmeyen diyarlara. Renkler canlılığını kaybetti ressamlar olmadan. Düzen bozuldu. Biz insanları bu yapay yazılımlardan farklı kılan bir özellik olmalıydı. Onlar sayfalarca yazsın ama bir çocuğun hayal gücüne, bir okurun sözcük dağarcığına, bir annenin şefkatine, bir bakkalın müşterileri ile paylaştığı anılara sahip olamayacaklardı. Olayları onlar kadar etkili anlatamayacaklardı. Bir ressamın tasvir gücüne, karakterlerinin bedenine işlediği o derin ifadeye, fırça darbelerine, ustalığına asla ulaşamayacaklardı. Bir şairin aşk şiiri kadar saf ve tutku dolu, ayrılık şiiri kadar yürek parçalayıcı yazamayacaklardı. Bir bestecinin sessiz haykırışlarını konu alan notalara, işitildiğinde insanı çocukluğuna götüren melodilere, ellerinden kan damlayana kadar çalışan müzisyenlerin tutku ve azmine ulaşamazlardı ki.
Yapay zekâyı bir insan gibi kullanmamalıydık belki de. Elbette yardım edebilirdi. Bize fikir verebilir, anlamadığımız konuları anlatabilirdi. Ama gerçek dostlarımız varken bize sırdaş ya da akıl veren olmasına ne gerek var? Hayatı dolu dolu yaşayıp her gün hatalarımızdan öğrenebilecekken mükemmel olmaya ne gerek var? Yağmurlu bir günde şemsiye almayı unutmak kadar doğal, minik bir su birikintisine basıp ıslanmaktan daha insanî ne olabilir? Hata olarak kabul edilen bir durum hayatta çok daha güzel şeylere vesile olabilir.
Tıpkı bir Japon efsanesinde söylendiği gibi yağmurlu bir günde unutulan bir şemsiye ve bir başkası tarafından yapılan iyilik, bu iki insan arasında ömür boyu sürecek bir bağın başlangıcına dönüşebilir. Hiç kimse mükemmel olarak yaratılmadı ve mükemmel olmak zorunda da değil. İnsan, yapay zekâ kadar bilgili veya güçlü olmak zorunda değil. İnsanı insan yapan düşünme, çıkarım yapabilme kabiliyeti, hissettiği duygular ve vicdan sahibi olmasıdır. Hissetmesi, görmesi, duyması, dokunması, anlayabilmesi, paylaşması, yeni insanlarla tanışması, onlara güvenebilmesi…
Yapay zekâ bize yardımcı olabilir, fikir verebilir, zaman kazandırabilir, bazı rutin işlerimizi kolaylaştırabilir ancak bizim kadar yaratıcı, meraklı ve özgün olamaz. Yapay zekâ hayatımızda olmalı elbet ama insanın yerine geçmek için değil, insanın potansiyelini açığa çıkarmasına, hayal gücünü ve duygularını daha iyi ifade etmesine yardımcı olmak için. Fark edilmeyen küçük hataları görmek, insanın bu uzun ömrü boyunca deneyimleyeceği öğrenme yolculuğunda arkasında durmak için.
Gerçek güç bilgidir derler ama bilginin gücü ne kadar çok bilgiye veya ne kadar hızlı ulaşabildiğimize göre mi ölçülür, yoksa ona ulaşmak için edindiğimiz deneyimlere ve süreç içerisinde yaşadıklarımıza bakarak mı? Hayat hesaplanabilen bir denklem değil, yaşandıkça anlam kazanan bir yolculuktur. Birkaç saniye içinde ekranda beliren cümlelerden ibaret değil, yılların maceralarıyla dolmuş, bazı sayfaları eskimiş, bazı sayfaları henüz dolmamış olan ve hâlâ yazılmaya devam eden bir kitaptır.
Bu kitabın her sayfası ayrı bir duygu barındırır. Bazı sayfaları hüzünle ıslanmıştır; bazıları tebessümle parıldar, bazıları ise öfkenin kızıllığına bürünmüştür. Yapay zekâ bu kelimeleri sayfalara dökmemize yardımcı olabilir, hatta bunu hızlı ve kusursuza yakın bir şekilde yapabilir belki de. Peki bu sayfaları hissetmemize? “Öksüren sokak lambaları, yürüyen bulutlar…” Yalnızca iki üç kelime belki de. Ancak zihnimizde sessiz, sisli bir şehir yaratmaya yetecek kadar açıklayıcı. Bir cümlenin değeri ne kadar fazla kelime içerdiğine ya da ne kadar uzun olduğuna göre mi ölçülür? Onu değerli yapan anlatım gücü değil midir? Belki bir, belki iki kelime… Ancak onun temsil ettiği imge bazen o kadar güçlüdür ki tek bir kelime bile okuyucuda derin bir iz bırakmaya yetecek kadar etkili olabilir. “Terk edilmiş bir çocuk” yalnızlığı ve acının en saf hâlini temsil eder. Bu kaybolmuşluğu ancak bir insan anlatabilir. Minik bir tebessümünde saklı yangınları, her bir gözyaşıyla harlanan acısını. Duygularımız olmadan insan olur muyuz? Gözyaşlarımızın kimileri gülerken kimileri de ağlarken dökülmez mi? Gözyaşlarını nasıl anlatmalı o zaman? Bazen hüznün verdiği mutluluğu nasıl ifade etmeli? Kendi deneyimleri olmayan, hissetmeyen, matematiksel modellemelerden tahminler yaparak hayatımızı kolaylaştıran, bize uzun ve “anlamlı” çıktılar sunan bu yeni dostumuzun yazdıkları belki olağanüstü ama gel gör ki bir şeyler eksik. Onun kusursuz cümlelerinde tek bir şey kayıp: O da insan.
önceki eser / sonraki eser