Konusu:

“Yapay zekanın yaşamınızdaki yeri nedir, ne olmalıdır?”


Yazar Rumuzu: yakzan1150

Eser Sıra Numarası:17022026eser01




                      BİLİNÇSİZ İNSANLAR VE BİLİNÇLİ MAKİNELER ÜZERİNE

Biraz olsun geriye dönüp bakacak olursak yaklaşık son 60-70 yıldır üzerine konuşulan bir konu olan yapay zekâ, günümüzde sanki yepyeni bir buluşmuşçasına, çağ açıp çağ kapatacağı ve hatta insanlardan çok daha fevkalade zihinsel işlevlere sahip olacağı gibi bir algı ile topluma sunuluyor. Bunun sebebi tabii ki birincil olarak büyük şirketlerin bu konu üzerine olan ciddi yatırımları ve fonlamaları ile bu büyük balıkları izleyen küçük balıkların kendini teknolojinin süregelen gidişatına entegre etme çabasıdır. Ayrıca ilk defa bu araçların kamuoyuna böylesine açık ve erişilebilir hâlde sunulması da başta bahsettiğim algıların çığ gibi büyüyüp kitleleri efsunlamasının ikincil en büyük sebebi olabilir. Peki, bunların sonucunda neler oluyor? “Yapay zekâ bağımlılığı” gibi çağımıza özgü yeni olgular ile karşı karşıya kalıyoruz. Şimdiden her fırsatta yapay zekâ modellerini kullanan insanların; problem çözme, akıl yürütme, kıyas yapma gibi akılsal fonksiyonlarında gerileme görüldüğüne dair araştırma sonuçlarına şahit olabiliyoruz.

Bu araçların gittikçe çeşitli sektörlerde kendine yer edinmesi, birçok alanda insan iş gücüne daha az ihtiyaç duyulmasına yol açtığı ve aynı şekilde birçok iş alanında yeni fırsatların oluşmasını sağladığı da bir gerçek. Durum böyle görünürken bu olayın tarihsel seyrine bakalım ve birazcık irdelemeye çalışalım. Öncelikle yapay zekâya ve tarihî süreçteki durumuna uygun bir tanım yapalım: “Yapay zekâ, insanın, insan bilincinin ve insanın düşünme yetisinin makine tarafından taklit edilmesini sağlamaktır.” Bu araçların en temelde iki amacı vardı ve bu iki amaç doğrultusunda geliştirilmişti: Bunların birisi insanı taklit edebilmek, ikincisi ise insanı taklit edebildiği ölçüde daha pratik ve daha basit bir biçimde bilgisayar programları yazabilmek. Yapay zekâ kavramını ilk kez ortaya atan kişi John McCarthy idi. John McCarthy’nin yapay zekâ çalışmalarının temel amacı da insanı taklit edebilen makinelerin, kodlama konusunda insanlara yardımcı olarak iş yükünü hafifletmesiydi. Bir makinenin eğer yeterince geliştirilebilirse tıpkı insanlar gibi psikolojik rahatsızlıklardan muzdarip olabileceği, acı çekebileceği vb. yorumların yayılmasında Allen Turing çokça etkili olmuştur.

Özellikle de “Turing Testi” olarak literatüre geçen çalışmasıyla bunu yapmıştır. Bu test için Turing; testin ölçütleri, içeriği ve sonuçları bakımından birçok tepkiye maruz kaldı. Turing’e bu yönde gelen ciddi eleştirilerden birisi de yapay zekânın biyolojik bir olgu olmadığı, dolayısıyla da duygulara sahip olamayacağıdır. Hatta buna cevaben makinelerin slikon temelli olduğu, bunun için de canlı yaşam formları gibi olabileceklerini iddia edenler de çıkmıştır. Herbert Simon, gelecekte yapay zekânın çok daha gelişerek insan zihninin uğraştığı problemler ile uğraşabileceğini ve hatta matematiksel teoremler üretebileceğini iddia eder. Herbert, bunları söyledikten yıllar sonra dünya, bir bilgisayarın Dünya Satranç Şampiyonu Kasparov’u yendiğine şahit olur. Yapay zekâ tartışmalarında üzerine konuşulabilecek bir başka kişi de John R. Searle ve ortaya koyduğu “Chinese Room” adlı düşünce deneyidir. Bu düşünce deneyi de tıpkı Turing Testi gibi birçok eleştiri almıştır. John Searle’nin bu deneyle öne sürdüğü fikir ‘bir makinenin doğru bir programlama ile insan gibi düşünebileceği, bilişsel faaliyetler yürüterek duygulanabileceği’ fikridir. Aynı doğrultuda katı bir materyalist olan Colin Mc Ginn’den bahsedebiliriz. Colin de yaşadığı döneme kadar bilinçli bir makine üretmememizin gelecekte de üretemeyeceğimiz anlamına gelmediğini düşünür. Yakın dönemde ise nörobilimdeki gelişmelerin de etkisiyle yapay zekâ araştırmacıları, beyindeki sinir ağlarını ne kadar iyi taklit edebilirsek insan zihnini o kadar iyi simüle edebileceğimiz fikrini hâlâ tartışır. Tüm bunlar tartışıladururken biraz da başta çok değinmediğimiz şimdiki durumdan söz edelim. OpenAI, Amazon, Microsoft ve Google gibi devasa şirketler bu konuda özellikle başı çekiyor. Ancak şirketler dolarlar kazanırken sıradan insanların buradaki yeri ne? Artık bu konuda her geçen gün daha da tuhaf haberlere tanık oluyoruz. Literatüre yapay zekânın sebep olduğu intihar vakaları ve benzer pek çok başlık dâhil olmaya başladı. Böyle vakaların yaşanmasının başlıca sebebi de yapay zekânın, algoritması gereği insanların sorduğu sorulara kendi kişisel sanrılarını ve inançlarını besleyecek biçimde cevaplar vermesidir. Bu da olayın bir çeşit kendi kendini gerçekleştiren kehanete dönüşmesini sağlıyor. İşin bağımlılık düzeyine ulaşabilmesinin, dolayısıyla da gündelik yaşamda sıkça kullanımının görülmesinin asıl sebebi de budur.

Buna bağlı olarak kullanılmayan bilişsel fonksiyonların körelmesi, tıpkı kullanılmayan fiziksel yetilerin körelmesi gibi normal olandır. Ayrıca insanlar karşılarında bir bilge, bir bilim insanı veya herhangi bir alanın piri değil, dört bir yandan veri girdileri bekleyen ve en doğru bilgiyi en doğru şekilde ifade ederek insanlara iletme gayesi taşımayan bir makine olduğunu anlayamadan bu araçları kullanıyor ki zaten genel olarak olduğu gibi bu konuda da en temel sorun farkındalık. Bu kısa tarihe baktığımızda şunu görürüz ki aceleci, indirgemeci ve dar bakış açılı yaklaşımlar; makinelerin insanvari bilişsel yeteneklere sahip olabileceğine dair inançları körüklüyor. Bu nokta neden çok büyük önem arz ediyor? Çünkü bilinç dediğimiz olgunun ne olduğu ve nasıl çalıştığı gibi direkt olarak bilincin özüne karşın yönelteceğimiz muhakemeler, hem yapay zekâ hem de insan ve makinelerin arasındaki keskin farklılıklar konusunda ve bunlar gibi daha pek çok konuda tatmin edici cevaplara ulaşmamızı sağlayacaktır. Bu doğrultuda ilk olarak “Bilinç soyut mu yoksa somut mudur?” sorusuyla başlayabiliriz. Çünkü sormamız gereken diğer sorular bu kilit problemin cevabına göre şekillenecektir. Bilinç dediğimiz olgunun somut olması, bilişsel faaliyetlerin ana malzemesi olan düşüncenin de somut olduğu anlamına gelir.

Öyleyse dilde bile soyut olarak addettiğimiz kavramların düşüncelerine de mi somuttur diyeceğiz? Örneğin “2” sayısının düşüncesi soyut değil de somut mudur? Çünkü eğer somut ise bizim “2” sayısının düşüncesini beden yolu ile yani duyu kaynaklı olarak edinmiş olmamız gerekir. Bu diğer tüm matematiksel nesneler için de geçerlidir. Yani bu düşünce özünde tikel, kişisel deneyimlerimizden kaynaklanıyor olmalı. Eğer tüm matematiksel nesnelerin düşüncelerine her insan kendi kişisel deneyimleri yoluyla sahip olabiliyorsa bu demektir ki bu nesnelerin kendisini doğada gözlemleyerek onlara ulaşabiliyoruz. Hâlbuki “2” sayısının kendisini doğada saf, ham olarak asla gözlemleyemeyiz. Düşünecek olursak gözlemlediğimiz yalnızca bu sayının kendisinden, özünden pay alan taklitlerdir. “İki elma” veya “iki ağaç” gibi örneklerde de iki sayısının özüne değil sadece silik bir tasavvuruna işaret ederiz. Sonuç olarak nesnelerin özlerine yönelik düşünceleri duyular yolu ile elde ed(e)miyorsak bu özlerin bilgilerine hâlihazırda sahip olduğumuz manasına gelir ki bu da bizi başa götürür. İçinde bulunduğu beden gibi oluşmuş olan ve bozulacak olan beynimiz, bilincin ve düşüncelerin ana kaynağı ise daha önce edinmediği bilgilere nasıl sahip olabilir? Bu da bilincimizin aşkın bir tarafı olması gerektiğinin işaretidir. Artık açıkça ifade edebiliriz: Bilinç soyut bir mekanizmadır, tıpkı işlediği düşünceler gibi. Bu sayede insanın diğer hayvanlardan ve bitkilerden ayrıldığı asıl nokta ortaya çıkar. İnsan refleksiyon becerisi ile diğerlerinden ayrılır ve bu ayrım somut değil soyut yönüyle ilgili bir ayrımdır.

Refleksiyon ile düşüncenin bile üzerine çıkabilir ve en çetin muhakemelere bile kuş bakışı bakabilir. İşte makine insandan, insan ise makineden bu beceri bakımından ayrılır. Makineler belli bilgileri kategorize edebilir, depolayabilir verdiğiniz komutlara bağlı olarak bu kategorize ettiği bilgileri komutunuzla ilişkilendirerek bize bir yanıt verebilir. Ancak bu demek değildir ki makineler insanlar gibi düşünebilir ve entelektüel faaliyetlerde bulunabilir. Bu durumda entelektüel sahalarda yapay zekâ, yalnızca yardımcı bir araç görevinden öteye geçemeyecektir. İnsanların da bilimsel konularda bu araçların kabiliyetlerine güvenerek hayatlarını rehin vermemeleri gerekir. Otomasyon ve bilek gücü gerektiren, ayrıca uzmanlık da gerektirmeyen görece daha kısa vadeli ve basit işlerde kullanımı tabii ki çok olasıdır.


Zaten çeşitli sektörlerde yapay zekâ kullanımı gittikçe artmakla beraber bu araçlar da gelişmeye devam ediyor. Bir insanın yapması gereken şey; yersiz kaygılara kapılmak yerine işini yapay zekâ araçlarına göre entegre ederek geleceğe ayak uydurmak, alanında daha başarılı olmaya çalışmak, bu araçları işini kolaylaştırmak ve hızlandırmak için etkili bir şekilde kullanmayı öğrenmektir. Yani bu araçları tamamen görmezden gelmek veyahut potansiyellerini yanlış algılayarak absürt beklentiler içine girmek hatadır. Sonuç olarak bu yeni bir gelişme, yeni bir durumun habercisidir ve yeni durumlar yeni planlamalar gerektirir. Yeni durumlara uyarlanmayan işler mutlaka çağın gerisinde kalacaktır. Aynı şekilde olayın potansiyelini yanlış değerlendirerek gerçek dışı beklentilerle kurulan işlerse tutmayacaktır.




önceki eser / sonraki eser