Yazar Rumuzu: emre5422
Eser Sıra Numarası: 23022026eser27
Gerçeğe Yaklaşmanın Yolu Olarak Bilim
“Bilim gerçeği arayışımızda bize yardımcı olabilir mi?” sorusunu sorarken netleştirmemiz gereken kritik noktaları belirlemek ve klişelere indirgenen cevapları sorgulamak esastır Bilim=deney kabulü bizi en başta hataya sürüklüyor. Bu bir yana bilimin yüzyıllardır emprist mi yoksa rasyonalist mi olduğu tartışması süregelen bir konu. Spekülasyonlardan uzak, konuyu bilim felsefesiyle ele almak şüphesiz en doğru seçenek olacaktır. İlk hata bilimi tek bir felsefi geleneğe indirgemektir.
Her şeyden önce kabul etmemiz gereken bir husus var: bilim materyalisttir! Materyalizm, gerçekliğin temelinin fiziksel olduğunu savunur. Bilim bunlardan ötesini inceleyemez. İlk konuya geri dönüp bilimin rasyonalist olduğunu ele alırsak hata yapmamız kaçınılmaz. Rasyonalizm yalnızca aklı kullanmak gerektiğini öğütlemez. Bilginin temel kaynağının salt akıl olduğunu ileri sürer. Ancak materyalist olan bilimi bu bağlamda düşünmek bizi çelişkiye düşürür. Dış dünyadan elde edilen veriler ve sonuçlar, rasyonalizmi bilimin temel ilkeleriyle ters düşürür. Şayet bilimi yalnızca emprist olarak incelersek benzer hatalara düşeriz. Saf emprizmde varsayım şudur: Yeterince gözlem yaparsak gerçek kendini zaten gösterir. Ancak atladıkları şey gerçeğin sadece bu adımlarla ulaşılabilecek bir olgu olmadığıdır. En başta veri seçilmeden elde edilmez ve ölçümler ön kabuller olmadan yapılamaz.
Hangi verinin anlamlı olduğu, veriden önce belirlenir. Bilim, saf emprizmi değil, düşünceyle sınırlandırılmış bir emprizm içerir. Gerçeği istiyorsak, konuyu bundan öteye taşımamız gerekir. Bilimi rasyonalist-emprist tartışmasından uzakta, aklı verilerden önce ve sonra kullanarak işlenen verilerin teoriye ve pratiğe dökülmesi şeklinde düşünmemiz bizi ileriye taşır. Üstelik bilim tarihi, doğrulardan çok yanlışlamalarla ilerlediğini gösterir, paradigma kırılımları yaşar ve en önemlisi doğrusal olarak ilerlemez. Dalgalanmalar bilimin gelişiminin bir parçasıdır. Ve emprist-rasyonalist tartışmasında birini seçmektense bu gerilim canlı kaldığı müddet bilim ayakta kalır. Aksi halde dogmalardan kurtulamaz.
İkinci önemli hata ise akademik bilimin sonuçlarla daha çok ilgilenmesi. Sözgelimi bilimsel gelişmeler; arkasındaki hikayelerle, yöntemle, şüpheyle, hata payıyla bir bütündür. Bilimi yalnızca sonuçlarıyla anlatmak, her zaman mutlak doğruların olduğu yanılgısına düşürür. Bilhassa modern fizikte olasılıklar, istatistik dalgalanmalar ve hata payı merkezdedir. Çağdaş fiziğin en temel alanlarından biri olan kuantum mekaniği; belirsizliğin bilimin dışında değil, tam merkezinde yer aldığını göstermiştir. Atom altı düzeyde yaşanan gelişmeler, doğrunun tüm yönleriyle kesin olarak belirlenemediğini işaret eder. Bu belirsizlikler yeterli verilerden ötürü kaynaklanmaz. Aksine doğanın bu ölçekteki yapısının birer sonuçları olabilir. Bu durum bilimi zayıflatmaz, aksine dogmaların bilimde olmayışını kanıtlar. Görüyoruz ki bilimin kökleri mutlak doğruluk iddiasına değil, yanlışlanabilirlik ilkesine dayanır.
Diğer bir deyişle bilimin gücü, yanılabilir olmasıdır. Tartışmaları noktalamak amaçlı cevaplar vermek yerine bunları bilimsel atılımda araç olarak kullanarak bilimi arşa çıkarmak mutlak surette uzun vadede bize kazanç sağlar. Bilim yalnızca teknolojik gelişimlerle hayatı kolaylaştırmaz. Bilinçli ve soyut doğamızın en temel ihtiyaçlarından birini de açıklamayı amaçlar: hayatın anlamı. Bilimi her şeyden önce anlam arayışımıza evren-insan ikililiği ile cevap vermek için kullanırız. Bilimin bana kalırsa en pragmatik yönü budur. Belki bilim hayatımıza anlam katmayacak, gerçeğe cevap vermeyecektir. Belki de bilim aslında anlam kavgamızın ne kadar saçma olduğunu gösterecektir. Ancak kesin olan şudur: Bilim, yanılabilir olduğunu kabul edebildiği sürece güçlüdür. Gerçeğe ulaşmanın değil, gerçeğe yaklaşmanın en kılçıksız yoludur.