Konusu:
“Yapay zekanın yaşamınızdaki yeri nedir, ne olmalıdır?”
Yazar Rumuzu: pusula1745
Eser Sıra Numarası: 23022026eser13
İçimize İşleyen Yapay Zekâ
Yapay zekâ, kullanan kişiye bağlı olarak kimilerini tembelleştiren, kimilerini ise güçlendiren bir mekanizma. Peki her yenilik gerçekten bir yeniden doğuş mudur? Yoksa insanın kendine yaptığı içsel tutsaklık mı? Bu sorulara kesin bir cevap vermek zor fakat yapay zekâ için düşündüğümüzde, asıl olayın yapay zekanın
olmadığını kişinin nasıl uyum sağladığıyla ilgili olduğunu görürüz. Bugün çoğumuz yapay zekâyı son beş ya da on yılda hayatımıza aniden girmiş bir kavram gibi algılıyoruz. Oysa ilk yapay zekâ çalışmaları 1950’li yıllara kadar dayanır. 1952 yılında Arthur Samuel’in dama oynayabilen programı, bu alandaki ilk adımlardan biri
olarak kabul edilir. Yılı duyduğunuzda şaşırmamak mümkün değil. Demek ki yapay zekâ sandığımız kadar yeni değil; yalnızca gölgeler arasında bırakıyorduk. Peki gölgeler ardında yaşayan yapay zekâ olan ne oldu da bir anda görünür oldu, hayatımızın merkezine yerleşti?
Cevap aslında basit, insanların yapay zekayı rahatça kullanabileceği “bedenler” oluştu. Bilgisayarlar, akıllı telefonlar, tabletler. (Ve daha nice teknolojik aletler) Yapay zekâ, teknolojik cihazlar sayesinde elle tutulur, gözle görülür bir hal aldı. Biliyorsunuz ki insanların teknolojik cihazlara olan yakınlığını hemen hemen her yerde gözlemleyebiliriz. Toplu taşımalarda kulaklıkları adeta birer duvar gibi kullanıp çevresine kapanan insanlar, yürürken karşısındakinden ve çevresinden çok elindeki telefon ekranına odaklanan kalabalıklar,
mutfakta saatler harcamak yerine hayatı kolaylaştıran fakat “el lezzeti” ni kaybettiren makineler... Tüm bunlar teknolojinin yaşamımıza ne kadar derinden etkilediğini gösteriyor. Bu yüzden yapay zekayı teknolojik aletlerde yer vermek akıllıca bir hamle olacaktı. Başlangıçta yapay zekâ dünyaya kendini satrançta gösterdi. 1997 yılında IBM’in geliştirdiği Deep Blue, dünya satranç şampiyonu Garry Kasparov’u mağlup etti. O gün birçok insan (satranç turnuvasını izleyen) “Artık yapay zekâ insanı geçti” diye düşündü. Bu yenilgi bir son gibi görünüyordu. Fakat aslında bir başlangıçtı. Kasparov bu durumu kendi lehine çevirdi. Onu bir rakip olarak
değil de bir takım arkadaşı olarak görüyordu. Ardından “Centaur Chess” adı verilen bir formatı yaygınlaştırdı.
Bu sistemde insan ve yapay zekâ birlikte oynuyor, güçlerini birleştiriyordu. İlerleyen zamanlarda tahmin
edilemeyecek gelişmeler yaşandı: İnsan, yapay zekâ ile çalışarak tek başına rakibini (ya tek insan ya da tek bir yapay zekâ olan) rahatlıklar geçebiliyorlardı.
Bu örnek bize önemli bir şey öğretiyor: Yapay zekâ tek başına bir tehdit ya da mucize değildir. Onu tehdit ya da mucize yapan, insanın ona nasıl yaklaştığıdır. Eğer yapay zekâyı düşünmeden, sorgulamadan, her cevabı hazır bir kurtarıcı gibi kullanırsak; evet, tembelleşiriz. Düşünme kaslarımız zayıflar. Fakat onu bir araç, bir
destek, bir hızlandırıcı olarak kullanırsak; üretim gücümüz artar. Andrew Yang’in şu sözü bu durumu net bir şekilde özetler: “Olacak olan şey yapay zekânın insanların yerini alması değil, yapay zekâ kullanan insanların, yapay zekâ kullanmayan insanların yerini alması.” Bu söz, korkunun yönünü değiştirir. Asıl mesele yapay zekâ değil, insanın değişime ne kadar açık olduğudur. Ancak burada önemli bir nokta vardır: Yapay zekâyı doğru ve etik bir şekilde kullanmak. Amacı olmadan, yalnızca kolaycılığa kaçmak için ya da kötü niyetlerle kullanılan
bir teknoloji; insanı ileriye değil, geriye götürür. Böylece yapay zekayı kullanmayan insanlarla beraber yok olurlar. Günümüzde yapay zekâ, eğitimden sağlığa, tarımdan sanayiye kadar birçok alanda karşımıza çıkıyor. Doktorlar hastalık teşhisinde yapay zekâdan destek alıyor, çiftçiler toprak verimliliğini artırmak için akıllı sistemlerden faydalanıyor, öğrenciler araştırmalarını daha hızlı yapabiliyor. Ancak burada ince bir çizgi var:
Yapay zekâ bilgiye ulaşmayı kolaylaştırır fakat bilgiyi anlamayı garanti etmez. Eğer öğrenci yalnızca
kopyalayıp yapıştırıyorsa, öğrenme gerçekleşmez. Fakat araştırıp, sorgulayıp, aldığı çıktıyı kendi düşüncesiyle harmanlıyorsa işte o zaman gerçek gelişim başlar. Belki de yapay zekâ çağının en büyük sınavı, insanın kendi kimliğini koruyabilmesidir. Çünkü yapay zekâ insan zekâsını taklit eden sistemlerdir fakat taklit etmek,
hissetmek demek değildir. Empati, vicdan, sezgi ve değer yargıları hala insana aittir. Yapay zekâ hesaplar, insan ise anlam yükler. Bu nedenle yapay zekânın yaşamımızdaki etkisi yalnızca teknolojik değil, aynı zamanda psikolojik ve sosyolojiktir.
Bir yeniden doğuş mu yaşıyoruz? Evet, bir anlamda öyle. Çünkü üretim hızımız, bilgiye erişimimiz ve problem çözme kapasitemiz artıyor. Ancak bu doğuşun sağlıklı olması için bilinç gerekir. Aksi hâlde bu “yeniden
doğuş”, farkında olmadan kendi oluşturduğumuz bir tutsaklığa dönüşebilir. Ekranlara bağımlı, hazır cevaba alışmış, sorgulamayı bırakmış bir nesil; teknolojinin değil, kendi konfor alanının esiri olur. Sonuç olarak yapay zekâ ne tamamen bir kurtarıcıdır ne de kesin bir felaket. O, insanın elindeki güçlü bir araçtır. Bu aracın bizi
nereye götüreceği, onu nasıl kullandığımıza bağlıdır. Tıpkı ateş gibi ısıtabilir de yakabilir de. Asıl soru şudur: Biz yapay zekâyı mı yönetiyoruz, yoksa onun sunduğu kolaylıkların içinde kendimizi mi kaybediyoruz? Belki de cevap, teknolojiyle savaşmakta değil; onunla bilinçli bir ortaklık kurmaktadır. Çünkü gelecek, insan ile
yapay zekânın rekabet ettiği değil, birlikte ürettiği bir dünya olacaktır. Ve bu dünyada asıl belirleyici olan, insanın kendi düşünme yetisini koruyabilmesidir.
önceki eser / sonraki eser